22 Ocak 2012 Pazar

düşü-ne-biliyor


(Nilgün Marmara'nın anısına)
Aynaya bakıp sahne makyajının son rötuşlarını yaptı. Bu kulisin ışıkları pek fena. İnsanın içini gösteriyor. Bu rolü hiç kabul etmemeliydim, dedi kendi kendine. Bundan iki yıl kadar önce Kadıköy'de üstü üç kahve fincanı, izmaritleri kabına sığmayan bir küllük  ve kalınca oyun metniyle kaplı kare masanın köşesinde kalbi teklerken kendi yüzüne yabancılaşacağı aklına gelmezdi. Bir kadın gibi yaşamaya çalıştım, şimdi o kadını yaşama fırsatı ayağıma geldi. "Kabul ediyorum!". Kutlamak için üç beş kadeh şarap yuvarlanmıştı akabinde. Şimdi önünde aynı içkiyle dolu duran kadehi boşaltacak ve son tiradını aynada kendi kendine tekrarlayacak.
Birazdan Kızıltoprak'taki beş katlı evin balkonuna çıkıp denize nazır, ferah, sistireli bir parke intiharı sergileyecek Ferda. İzleyiciye sadece bu sahnede rol kesmiyorum, çünkü gözlerim aynada Zelda'ya bakıyor. Zelda da bedenini yok etmeden kendine son kez bakmıştır, biliyorum. Çünkü intihar cinnet gibi aklı birden ele geçirmez, içsel bir cinayetin son basamağıdır. Kontrolsüzlük hiçbir umutsuza ölüm getirmez. İnsanın, yaşamının gemlerini ele geçirdiği o tek anın tadını çıkarmak için mi kendini vurmayı değil, atmayı seçti? Rüzgar bir gökdelenin tepesinden iner  gibi hızlandı mı teninde? Boşluğa ne kadar uzak olursa olsun, kendini oraya bırakanlar aynı zamanda yere kavuşur. Zamanın durduğu anda. Annelerin doğacak çocuğunun 9 ay 10 gününü çaldığı gibi, mezar taşları da intihar edenlerin son saniyelerini ömrüne katmazlar. Ben bunun için her intiharımı sana ekliyorum dedi. Son sahnem 3 dakika, oyunun sahnelendiği son 2 yılın her cumartesi günü, üçer dakikadan Zelda'nın ömrüne toplam 312 dakika ekledim. Babam "Artiz olup zekanı harcama, git muhasebe oku, işletme bitir. Diplomanı aldın mı işin hazır, gelip bizim dükkanda kasaya bakarsın." demişti. Her şey için çok geç baba. Seni dinleseydim belki 104 kere yok etmeyecektim kendimi. (Tek seferde hesabı kapatacaktım.)
Babası bu sözleri duyunca kulisten çıkıp gitti. (Bu kızın dili de pabuç kadar oldu. Anasına çekti besbelli.) Çok geçmeden onu konservatuarın 2. senesinde, Zelda'yla tanıştıran adamın soluğunu hissetti sağ elmacık kemiğinde. O seneki yıl sonu temsilinde taze bir sahne maymunuyken heyecanla repliklerini unutunca kulağına eğilip fısıldamıştı Yılmaz " Sen olsan sen de giderdin, içi dışı yarayla dolu, arzudan yanıp tutuşan kadındım ben..". Ve Ferda sanki bir nefeste söylemezse geri kaçacak gibi repliklerinin devamını getirmişti: "OĞLUN DA KENDİSİNDEN ÇOCUKLAR, TOPRAK VE SAĞLIK UMDUĞUM BİR AVUÇ SUYDU!" (İşte ben buradayım, sahnede yalnız ben varım, ey seyircim, sadece bana odaklan). Oyun Lorca'nın Kanlı Düğün'üydü. Bana ilk kez devleştiğimi hissettiren o başroldeki adamın alacağı olsun şimdi! Oyun çıkışı bu kulisteki gibi toz, tül ve tarlatanlar arasında Kırmızı Kahverengi Defter'i elime tutuşturduğu ana da lanet olsun! Yılmaz kostümünü bile çıkarmadan kitabı  "Senin sahnedeki kadınlığın, Zelda'nın satırlarındaki kadınlık kadar güçlü" diyerek Ferda'ya vermişti. O sene nasıl sessiz sedasız konservatuardan kaydını aldırıp ortadan kaybolduysa, belirdiği kulisi de parmak uçlarında terketti.
Kuliste adının anons edilmesini beklerken hep geçmişiyle konuşurdu böyle. Kulis, Ferda için neyse, hayat Zelda için aynı anlama geliyordu: Bekleme odası. Hayat, intihara kadar biriken anı kalabalığıysa; kulis o istifle sohbet etmek için en ideal mekandı. Onu düzmece dünyaya fırlatan oda şeklindeki aynalı tramplen Ferda'nın mahremiydi. Tüm rol arkadaşları spot ışıkları altında kostümlerini ıslatırken, o yüzünde yamalarla korkuyu bekliyordu. Kulisin kırk mumluk ampullerinden olacak, içini suçlu bir çocuk gibi sıkıntı basıyordu her seferinde. Neyseki tam annesine suçunu itiraf edecekken bas bariton bir "Ferda!" anonsu onu bu intihar provasından sıyırıp, gözleriyle ablukaya almayı bekleyen seyircilerin önüne fırlatacak, spontane gelişen bir finali oynatacak şimdi. Her gece perdeler kapandığında soyunup askıya astığını sandığı rolünün bir kostüm olmadığını farkettiğinden beri içten içe anonsun gelmesinden de korkuyordu. Ya bu gece Zelda üstüme yapışıp kalırsa, sevgilimle yatağıma dalarsa? Ya sevgilim beni, altüstolmuş kimliğimle aldatırsa!
Sevgilisi, Ferda'nın içinden çıkamadığı bu kimlik karmaşasını hiç farkedememişti. Çabucak Zelda'ya ayak uydurup, keyif bile almaya başlamıştı varlığından. Prömiyerden sonra düzenlenen kokteylde, oyun esnasında sağında oturan kumral kadının bacaklarını yan gözle kestiğinden intihar sahnesine bile odaklanamadığı Ferda'ya düzülen iltifatları duydukça önce yüksek sesle sevmeye başladı Ferda'yı: "O benim sevgilim işte, bir tanem o benim!" (Egosu da içerden fısıldadı: zaten benim gibi adamın başarısız kadınlarla ne işi olur) Sonra Bursa'da yaşayan anne babasına ilk bayram ziyaretinden beri gözlerinin tutmadığı müstakbel gelinlerini pazarlamaya başladı: "Merak etmeyin babacığım, Ferda'nın kazancı ikimize de yeter, iyi günde kötü günde diye boşuna dememişler." (Akabinde gelen şehirlerarası sinsi gülüşmeler, Ferda'ya selam eklenmiş allaha emanet soslu veda sözleri.) Çalıştığı hukuk bürosundaki iş arkadaşlarına oyunun davetiyelerini dağıttı, oyuna gelmeyenler farkına varmadan yargısız infaza kurban edildi. Ferda da sevgilisinin, kendi başarısı üzerinden farklılaşma çabasını gördüğü kokteyl gecesinden beri yatakta orgazm taklidi yapmaya başladı. Performans değerlendirmesi: on üzerinden on, jüri özel ödülü. Demek ki karşısında çırılçıplak kaldığı kadını henüz tanımıyor bile! O an Zelda'nın, sevgilisinin altına yatmasını pek de öneminin olmadığını farketti ve sevgilisini zihnindeki balkondan aşağıya doğru itti.
"Ferda! Sahnen geldi."
Kulisten Ferda olarak çektiği son nefesi sahnede Zelda'nın vermesi için tüm havayı diyaframına doldurdu ve kapıdan çıktı. Sahneden 4 metre yüksekteki balkon biçimli platforma varan merdivenleri tek tek tırmanmaya başladı. Takip ettiği yol,ucu mosmor bir sonsuzluğun karanlık koridoru. Belli ki spot ışıklarına sadece son sahne için kullanılan mor filtre çekilmiş. Işıkçı, sahnenin gerçek sihirbazıdır; hem seyirciye hem oyuncuya gereken atmosferi ilüzyonlarla yaratır. Bak beni bile tepedeki karanlık odasından ölüme çağırıyor şimdi.  Her basamakta içinde yükselen panik duygusu kulaklarını uğuldatıyordu. Bu duyguyu daha önce hiç hissetmemiştim, sahne korkusu değil bu, ölüm korkusu. Geri dönüp kulisteki geçmişine saklanmak istedi bir an. (Hayır!) Zelda parmaklarını balkon demirlerine kenetlediğinde bir an bile böyle şüphe etmedi kendinden. (Ayıp!) Bütün ömrü onu son ana hazırlamıştı, paniği kuklasıydı onun, benim de olmalı. (İleri.. Marş!) Basamaklarda tiradının satırları yazılıymış gibi yere odaklanıp içinden tekrar etti cümlelerini, Zelda'nın balkondan dökülecek sözleri, Ferda'nın yarattığı paniği bastırmaya başladı. Son basamağı atlayıp perdenin ötesine geçtiğinde onu seyirciden koruyan görünmezliğiyle kendinden koruyan gerçekliği kayboldu.
Diyaframında sakladığı Ferda'ya ait olan son bayat nefesi ağır ağır seyircilere doğru üfleyip tükettiğinde Ferda'nın katiliydi artık. Spotların kavurduğu sahnenin taze havasından yeni bir nefesle doldurdu ciğerlerini. Zemin cam kırıkları, kum ve boşlukla kaplı. Zelda'nın şiirlerinde hep andığı cam, çöl ve boşluk. Şiirlerimde andığım o cam, çöl ve boşluk. 2 yıldır içine atladığında Ferda'nın düşüş şiddetini hafifleten yaylı yatağı gördü dikdörtgen çukur boşluğun zemininde. İlk kez anlam veremedi. Kim boşluğuma boktan bir şilte serip, ölümle arama girmek istedi! Kafasını gözünün gördüğü en uç noktada duran sihirbaza dikti, başıyla hafifçe selamladı onu. İşte geldim, sen çağırdın, karşındayım. Ayrıntılarla oyalanarak koca bir ömür geçmişti zaten, daha fazla vakit kaybedemezdi. Bütün gözler üstündeyken, gürül gürül yok edecekti kendini, sesiyle seyircileri tokatlamaya başladı:
"Yine de o, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler maketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle:
Ey iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!"

(Ve ben Zelda'yım artık.)

Bir anda geriye doğru çekildi, gözlerini yumdu. Herkes beni izlerken kimseyi görmeme gerek yok. Görmemek orada oldukları gerçeğini değiştirmeyecek. Hayat arkasından kovalıyormuş gibi telaşla beş büyük adım attı ve kendini çukura değil boşluğa bıraktı.
(...)
Zamanın durduğu an sessizliği dört büyük çığlık yardı. Biri Yavuz'un, diğeri sevgilinin, ötekilerse ışık odasında perdeleri kapatacak düğmeye henüz basmış ışıkçıyla, son sahneyi hep en arkadan izlemeyi seven yönetmenin ağzından çıktı.
Zaman, sahnenin perdeleri  parkeye kanı sızan cesedin üstünü kefen gibi sarana dek hazır ola dikildi. Patlayan alkışlar çığlıkları bastırana kadar da kımıldamadı.

Hiç yorum yok: