25 Ağustos 2012 Cumartesi

rengi ruhsarı atmış kederinden mi bilinmez
güzel bakardı çocuğun öldürülürken gözleri
nerede cesedi nerede hipoglisemik hafıza çukurum
gömütünü rüyalarıma kazıyor
inanmışım yadını yaşarken edemeyeceğime
her seviş katli vacip ferman gibidir
seve seve öldün düşüme.


1 Ağustos 2012 Çarşamba

mıknatıssız bir pusulaya güvenme sevgilim

"ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.

yüzyıl şilisinden bir jazz javulcusu inliyor damarlarımda
hiç durmadan kentli mağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriyle bağlantılı yüzbinlerce yılım var.

seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther'in
leş kanını
gül kılar.

birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, trenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.
gideceğim en eski öykümde devlet denen şirk yazacağım
göz bebeklerimde kent gördükçe kırılan gıçlar,
ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
bu çağın açısını dik tutacaklar.

bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
ufka bir bakın ordum akıp gidecek
elimde çözülecek makina ve cinayet
marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.

inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu tüyük bürk şairi ben
-ve emir "kun" diyor; doğuruluyorum-
"bu ülke"den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.
bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ik dildar tohum ekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur. ellerin
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.

ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömerek
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir filmde görmüştüm!

ah laikse aşkımız biter elbet bir kış baharyaz günü
gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
bir çınar gövdesini bir hamle daha yarar
üç içbükey komodin silah çeker vurulur
sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
beynime düşer infilak eder

ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmaman bedenime larcivert lavlar akıtır.
nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.

biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
yeniden dünyaya gelsem yeniden seni severim

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum
isa görüyor şeyhim görüyor ben görüyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum
mıknatıssız bir pusula olarak."

15 Temmuz 2012 Pazar

kasık havası

Mırra kokan kasıkları, bekar uğrağı.
Gündüz güzelleri, geceleyin bir ürkü çırpınırdı
gözlerini örten satenlerin altında.
Bu hanın görünür kapısına uğrayan yoktu.
Ev sahibeleri arkalıkları örtüp de hep,
hanenin kilidini çatalağızlarına
dolambaçlı gövdelerindeki çukurlara sakladı.
Dudaklarına sürülene süt dediklerini
ağuya döndürdü dilleri, kimse bilmedil.
Ağızlarından tükürdükleri
kasıklarına aktı, entarilerini ıslattı.
Baş koyanlar mırrayı soluyup
gelmişe geçmişe peydah çekti.

1 Temmuz 2012 Pazar

body heat

Kayda almaya devam edin.
Kimse sizi durduramaz.
Bantlardan topluyorum cümleleri.
Ve sizi anlıyorum.
Saçlarınızın kırıklarından akan saplantıların,
Bir adamın ılık boynuna damladığını.
Dudağınızın pembeliğini
Benimkinde tadamaz.
Bunu ensesine fısıldayın.



30 Haziran 2012 Cumartesi

karpuz suyu

Size saatimi ayarlatacak kadar bile güvenmiyorum.
Yaşanacak sandığınız günlerin yaşayacak günler olduğunu farkedene kadar.

28 Haziran 2012 Perşembe

6 gün 6 satır

dün kaçık bir uyku şehrinin sırtlarına tırmandı
kuşlarını kovaladı omuzlarından
bugün günlerden ne'ye nazire yakışmaz diye
satırlar atladı kuşların tünediği dallarından
şimdi sen de döşek ara tüneksiz kuşlarınla
'uyumak için önünde sonsuzluk var' yazmıştı boş kalan dala biri.

11 Haziran 2012 Pazartesi

ayna

Bugün yüzümde kimliği belirsiz ve kimseye güdümsüz şehvet, biraz babamın orta ikisi, biraz annemin gerçekleyemediği tahayyülleri okundu. Sonra uyku bastırdı, yüzüm gözlerime kapandı. Zihnim gibi.

garden of earthly delights

Kasık kanatların çırpınma, duyarsız infaz çağrısı, kimseler yok kasıkların derininde, yerlileri ayaları uğrak hisleri muğlak, ayak bacak fabrikaları bacalarından ürüyor, kafadan bacaklılar sancıyan temasları duymazlar, bağır Guernica tabloların içinden, bağır anlamlarının zahirinden, bakanların çek nefeslerinden, ulurlar baskın heveslerinden, sız mercan hançerenden, kan damlasın provokasyona bulansın çatılardaki gözcüler, rendelen sen de cam keskilerle, odaklananların kör gözüne parmak bakir retinaların, sarı noktaların ardı âmâlara dünyevi zevkler bahçesi.

31 Mayıs 2012 Perşembe

two steps or more

Şimdiye kadar olabildiğinin tamamına bakarken, kaldırımındakileri bir bir ellerinden tutup karşına geçir. Gördüğüne doyana kadar seyret; birazdan ardına sarhoşlar, fahişeler, yolsuzlar dolacak.
İyice bak yüzüne, gerçeğinden tamamen uzak ve ona üç adım yakın.
Çünkü o, sana yaptığı gibi, karşısında durup hep birilerine hazırlananları kendine hazırlamadı.
İşlediğin günahların kayıtlarının sevaplarınla örtüşmediğini, 
Sana aksin yansıtacak.
Senden kişisel talihini emenler, başı göğsündeyken, unutuşlarını, doyumlarını, bakirliğini geri çağırırken,
Üç adımlık sana bir kahkaha at, yüzüne yabancılaşırken içinin sakinlerini çınlat. 
Salonda bir kapak kızıyla onlarca parçasının arasında sıkışan kayıtlar kahkahan kesilene kadar ayaklarının dibinde belirecek diye korka korka boy aynasından kaçtığın yılların hıncını,
Göz ucuyla üç adımla çıkart.

17 Mayıs 2012 Perşembe

kehf

Semadan karanlığa açılan dar bir tünel, göğün çerh katından bir baş üstüne çıkar. Kadınları nar tanelerinden göğüsleriyle binlerce kızına kan emzirir orada, erkekleri buz derilerini ipek çarşaflarla örter. Kadınlar kuytularına erkekleri sokmaz, pençeleriyle gönül çukurlarına yatırdıkları kızlarını savunur erlerinden. Erkekleri kızlarının çukurlarına sırnaşır, tadılmamışların bakir kokularıyla cezbolurlar. Tadanlar cezblerinin kefaretini ahlarla öder. Kefaret göğün bir baş üstünden sarkıp, bin kat altından fersah fersah uzaktaki akıl erdiremeyenlerin âhlarını dinleyerek çekilir. Âha kulak verenler, ipek çarşafından sıyrılır, tenlerini eritir, yeryüzüne akıtır. Kadınlar kızlarının kaderlerini ahlardan yazar, erkekler kadere edilen ahları yüklenir, kuytuya taşır, kızlar çağlayanlardan ahları emer, olgunlaşır. Tadılmayı bekleyenler gün ağarana dek yecücle mecücün gogunu okur. Semanın ışığı çarha vurmaz. Tadılmayanlar satır satır kör eder kendilerini. Dokuz kat duvar, yıkılmaya yüz tutana kadar kadınları, kızları, körleri, erleri akıl ermezlerin bir baş üstünde tutar. Yıkılınca yedi kat üstten oluk oluk kan çağıldayacağını akıl ermezler bilmez. Bilseler, onlara akıl ermez denmez.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

emir kipim

"Proto Türkçe devresinde, 1. teklik şahıs zamirine emir çekim kipi uygulanırdı. Ek, Sami ve Hint Avrupa dil aileleriyle etkileşim sonucu işlekliğini kaybetmiştir."


'Men erür men'i aldılar, mene emir verdiler. Kendime söz geçirtmez oldular, kullanımım alanlandı. Semantik, özbenime el uzattı.



11 Mayıs 2012 Cuma

demonstration par l'absurde

İşbu, yok bilinenin mevcut olmadığını kanıtlama çabasıdır, debelenmedir, yokluğun çekilmez yoksunluğudur. Olanı olmazlamaların nafile uğraşıdır, görmezliktir. Görmezliğe katlanmaktır, görmezlikle katlanmaktır. Olana ergi korkusudur, olmayanda ısrardır, olmadığında ısrar, olduğunu inkar, olmadığına ispattır.

18 Nisan 2012 Çarşamba

mecûs


Ve yedi gün, zemherî anılarına yüzünü akıttığı yedi gün yedi gece, uzun adımları uzaklara atılan günlerin yedisinde gelecekleri bekledi.
Yedinci günün gecesinde yüzü asık duvarlarına bağırdı.
Bu anıları ben yazdım üzerlerinize, beni inandırmayın, mütehakkim bakmayın.
Yerden tavana yedi kat yükselen karakutulara çarpa çarpa, koridorlarında ilerledi, karakutu kazaları kayıtladı.
Bir kurşun taşıran kösteğine baktı, cebindeki dakikalara bağırdı.
Sizi ben saydım zembereğinizi yedi kez kura kura, her günü diğerine devredin diye, saydım saydım da ne oldu, vardırmadınız, mütehakkim bakmayın.
Perdeyi aralayıp günler elimle tutuşur tedirginliğiyle, bir o gözünü bir bu gözünü camdan çıkarıp sağına meftûn soluna meftûn oldu, bir araya getiremedi küreleri çatlar diye.
Sizleri ben geçirdim antrelerin önlerinden, yedi kat yukardan çekip indirdim sokaklarıma, kaldırımlar  sürdüm altlarınıza, peşinden ardı ardına çektim, siz sabit durun, beni terkederken mütehakkim bakmayın.
Onlardan ne kaçırabilirse eteklerine doldurdu, kucaklayıp hanesine yedi sıra merdiven adımlaya adımlaya çıkardı, mahremi açık çocukluğu örtülü pilileriyle, anıları takfîl etti.
Sizlerin her şeyi var, karılarınız kocalarınız, akıllarınız, birbirinizden çoğalttığınız çocuklarınız, varınız varlığınız, sağlığınız sıhhâtiniz, kavliniz kibriniz, bense ölümden korkmayacak kadar yalnızım, mahremime mütehakkim bakmayın.

25 Mart 2012 Pazar

halı/kilim/iş eğitimi

Sen eklemlerine bin zifiri günah sıkışmış kadınının taze derisini düğüm düğüm sıyırıp yer kürene çarşaf çarşaf serdin. Her düğüm başına bir kelâm düşürsen, ömrü fâni yazgın tükenmeden bitmez. İki beden değil kadim olan; derisine bürünenin, eklemine tutunanın, düğümlerin kör boğumuna göbek bağı düştüğünde saklananın akıttığı zehri emip tükürenle kendini kadim kılan. Çözeceksin, istedikçe, sabrın elverdikçe, tükenene dek, kadınınla birleştiğinde tenini yaktıkça, bir boğumu daha gevşeteceksin. Nefesini çalanın eklemlerini örüp, üstünü kendinle örteceksin. Sen istediğin müddetçe, yazgına senle örtüneni ekleyeceksin, kendini ilmekleyeceksin.

28 Şubat 2012 Salı

has(n)ekî

Metres bir kez daha beylikler sahnesine çıktı. Tarih düşmek üretken medeniyetlerin paşa gönül kriterlerine bırakılmışken başka bir gün başka bir yerde çağ açılıp kapandı. Aynı coğrafyada payitaht değişse de katakulli ve ketenpereden sorumlu gören bakmaz metres, tarihsel olguları zamanın şartlarına göre değerlendirdi. Doğruculuk oyununda yorgun ama asla yılgın olmayan performansıyla ruzâmelerde göz doldurdu. Tekerrürsüz tarihlerin makbul çağında bir metres yaşandı.

he de geç

şimdi, alıntılamak adetimden değildir pek, ama alttakinin yalnız bir dizesine her ses verebildiğimde yeniden yola koyulmuşum demektir. bir satırını alıntılıyorsam, bütün şiirin etik ahlak çerçevesinde, fikir bazında, karın gazında, telif hakkında, ateş hattında, paylaşmakta beis görmüyorum. belki c'est la vie, birazı italik. şiir egosantrik.


sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-senegalliler dahil değil

sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-yoksa seni rahatsız mı ettim?

sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-freud diye bir şey yoktur.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-haydi iç de çay koyayım.

ah muhsin ünlü

27 Şubat 2012 Pazartesi

cin

Vodka, rakı ve şarap ama vodka sevmiyorum diye Nazım'ı da sevememe ihtimalimi düşünmekteyim. Peki Nazım Orhan'a kırgınsa elma Orhan'la gizli sözleşmeler yapmak için masaya mı oturdu, masada şarap, rakı ve ben vardık, vodka yoktu. Vodkayı sokak kedileri servis etti, Orhan bu duruma kırıldı, ben masadan kalktım, Nazım Tahir'le Zühre'nin arkasından kalkmamı fırsat kolluyormuş, anında masaya yanaştı. Meğer Orhan sırf ben sevmiyorum diye vodka içmezmiş. Yorgan gidince, kavga da bitince baktım kırgınlıklar unutuldu. Rakı, şarap ve ben bir başımıza Tahir'le Zühre'nin arkasına kurulduk. Sağolsunlar hiç yerimizi yadırgatmadılar. Tahir'le Zühre mutlu günlerinde bizi aralarında görmekten şeref duyacaklarını bildirdiler. Sokak kedilerini kimse aklından geçirmedi. Ciğercinin kedileriyle sokak kedilerinin de arasından çekilirsem işler tıkırına girecekti demek. Olan günahkar elmaya oldu.

13 Şubat 2012 Pazartesi

bostancı-taksim

"Ziverbey'den mi?"
"Atla ablacım, bi kişi bi kişi, kalkıyo!"
Atladım. Son gelene reserv edilen üçlü ön koltuğun ortası düştü. Sonuncuya gökten düşen üç elmadan hep çürük olanı denk gelir zaten. O ilk elmayı yemeselerdi, şimdi ne ortanca koltuk vardı, ne de döşemenin altından kıçıma batan demiri. En arka köşeyi kapan kartakaçkınabi çoktan ağzından akan anasonlu salya gibi sızmış. Dolmuşa ilk binenin sekiz tercih hakkı vardır, hep arka köşeyi seçer. Çok seçenek sadece dolmuşta en az kararsızlığı getirir. Yanında oturan iki yaşça benden küçük, görünüşçe anasının gözüne çomak sokar fingirdekabla (gözü çomaklı analar istemezdi bu saatte sokakta olmalarını) gecenin kritiğini yapıyorlar. Belli ki bekaretler bu gece de başarılı bir kolektif çabayla ipten alınmış. Diğer köşede eli sert saplı bond çanta tutmaktan nasırlanmış beyazyakalının yüzünden bir şey seçilmiyor. Onun da üstünde durmayıverelim. Evde üstünde "duracak" bir karısı vardır nasıl olsa. (teşbihte hata olmaz) Hiçbirinizle göz göze gelmeyelim. Bir de beni düşünmeyin gecenin daralan bu vaktinde.
Yanımdaki naylonçoraplıkadın soğuktan titriyor şoför bey, ısıtıcıyı biraz açsanız da eteğinin altına ılık hava üflese radyatör. Sağımdakini nasılsa bana yer bırakmayan yağ dokusu yalıtıyor. Ön koltuktaki ensesikalın ayakta uyurken östaki borusundan davul partisyonu çalıyor. "damages goods"u hiç dinlemiş miydiniz? Sanmam, sizin hiç "bu son" dediğiniz oldu mu peki, belki ellerinizin üstünde yaşlılık lekeleri belirmeden önce, bu şarkı ilk beninizden çok sonra popüler oldu. Arkadaki fingirdekablalar doğmadan önce, köşedeki beyazyakalı bond çantayı tutmaya başladıktan hemen sonra. Naylon çoraplar henüz icat edilmişti, yanımdaki yağdoku fitti, sigarayı bırakmamıştı henüz. Zaten sigarayı da bırakamadım bu şarkı yüzünden. Her gece bir şarkıyı suçlaya suçlaya sabaha son dallar biriktiriyordum, bu gecenin kurbanı da kadayıflık pankçılar oldu. Şoför tam zamanında koydu kuru dudaklarının arasına Malboro'yu. Sonra dudaklara baktım tek tek, yedişer koltuktan altlı üstlü on dört kuru dudak. Havadan heralde, elleri de çatlattı bu kış. Bir ortanca dudak ıslak kalmış, dilim söyledi. Neden diye düşünüyordum, şarkı son düzlüğe girerken ben atlamadan önce olan biteni itiraf etti.
Şoförün de canı sıkılmış olacak, sekiz dudak sahibi itiraz etmeyince, sahil tarafından gitti.

gang of four - damaged goods

7 Şubat 2012 Salı

kübik paradigma


Yuvarlak bir masada intihar edilmiyor.
Biraz yontuver şu satıhları marangoz amca.
Dörtgeninin köşesine tırmanıp atlayacağım.
Barlar, tabureler, altlıklar izlesin diye.
Karşımdaki yüze çakılacağım.
Başlamışken yüzlerdeki mimiklere de el at.
Sesi kısık ünlemlerde şaşkınlık donacak.
Gırtlaktan tonlamalara güfte yazılmıyor böyle masada.
Yuvarlak bir masada elime kalem almam daha da tövbe.
Bir kez aldım, virgülün bacağını kesemedim hala.
Kalem sanki benle çelik çomak oynuyor.
Bir barın sağ üst köşesinden başlayıp
Sol alt köşesine dikey intihar doğrusu.
Bundan sonra en doğrusu bu olacak.

5 Şubat 2012 Pazar

Boğaz Havası

(O günleri değil, günlerin dışına çekilmiş silik kontür çizgilerini yaşıyordu. Her nefes alışında gözlerini açıp, verirken kapıyordu.)


(Aç gözlerini) Bir vapur dolusu insan; sırtları, renk renk başları ve iki yana doğru sarkıttıkları kollarıyla birlikte dörderli dizilmiş, sakin sakin yere bakıyordu.

(Kapa gözlerini) Onlarca burna girip çıkan çıkan soluk sesleri uğuldamaya başladı. Vapurdaki adamlar ve suratlarının ortasında duran burunları hala orada, oturdukları yerden bir sağa bir sola doğru sallanıyordu. Senkronize, sözleşmiş gibi aynı anda başlayarak. Tutturdukları ritim nefes alışverişlerini düzenliyordu. Sağa yatarken bir doz oksijen çek, sola yatarken bir doz karbondioksit sal.

(Aç gözlerini) Bu adamlar demek ki böyle nefes alıyordu. Bana neden kimse bu yaşa kadar nefes almayı öğretmedi?
 
(Kapa gözlerini) Sola yatıp sallanmaya başladı, vapur da ufak ufak ayak adama uydurdu. Denizin ortasında bir vapur dolusu metronom ve adam yalpalayarak kıyıya doğru ilerledi. Nasılsa şehirlilerin göremeyeceği kadar onlardan uzaktalar. İçi rahatladı. Çünkü şehirde böyle davranışlar hoş karşılanmazdı, iskelede terkettikleri şehir ağzını kocaman açar deli diye arkasından bağırırdı vapura.
 
(Aç gözlerini) Metronomlar durmuş, sallanan adamı şaşkın şaşkın izliyordu, gözleri bir sağa bir sola yatıyordu adamla birlikte.
 
(Kapa gözlerini) Belli ki gözlerimi açınca utandılar benden. Yazık oldu bir vapur adama, utançlarından nefeslerini tutup intihar ettiler.

2 Şubat 2012 Perşembe

bilinç yatışı

Bugün denenmemişi arayacağım dedim -denenmemiş mi kalmış diye sordum, sağa sordum sola sordum- yatak odasındadır diye sezdim /yatak odasında denenmişler anlatılmaz/ anlatılmamışsa HENÜZ ben bilmem -sezgim gitti ben de peşinden- yatağı eşeledim yorganı araladım önce, yastığı kılıfından sıyırdım -denenmemiş neresine saklandı yatağın- diye sayık sayık, sonra yatağın yaylarına mi gizlendi -üstünde mi uzanıyordum bunca zaman denenmemiş  -parçaladım tırnaklarımla etlerimle denenmemişe kanımla- beyaz yatağı aradım taradım /yatakodasında denenmemişleri denemişler geldi aklıma -anlatırlar anlatırlar da kim için kime dedim- ben dinlemem o anlatanları ağızlarını açınca -midem bulanır yayılan kokudan- otoyol gibi uzayan denenmişin bir resmi geçidi- bunları düşünedururken denenmemişi unuttum- bir an sonra geçti, aramaya kaldığım yerden devam /sonra bir şey daha geldi aklıma içi bulandı- tek başıma yatağın orta yerinde açık saçık- her şey gözüne çok müstehcen gözükebilir ordan bakanların- kanlı ve yırtık çarşafta bağdaş bir kadın- tek başıma bulamam ki denenmemişi /hem bulduktan sonra ne yapacağım -yatakta açık saçık meraklıyken- bunu hiç düşünmemişsin meraklı kadın -yalnızken yatak ne de kocaman- masama koyup izleyecek miyim bulduğumu- denenmişleri var halihazırda masayı boydan boya kaplayan /yatakta denenmemişin arkasına saklandığı eksik bir şey var/ eksikliği bulana kadar-sonra doldurması da uzun mesele- denenmemişi unutmaya karar verdim.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Yedi Kocalı Kocamış Kadın Kıtmir'in Rüyası


Madem bu kocamış kadını bunca karanlıkta arayıp buldun, yasla başını dizlerime, sana sonuna varamadığım bir efsane anlatacağım. Tek tanrılı, tek kitaplı, tek köpekli, çok inançlılarca bilinir, ama hiç kimse tarafından yaşanamamıştır. Şimdi efsanenin geçtiği mağarada,efsanenin yedi karakterini uyutup seni uyanık tutmak için buradayım.
Yedisi de aynı anda girmedi mağaranın kapısından, hiçbiri de kalmak için izin istemedi. Atlılar peşlerinden kovalarken, ben kapıda kaçanları bekledim, bir bir buraya topladım, rüyalarını görmek için. Islak rüyalar görüyorlar koskoca adamlar uzandıkları yerden, beni ıslatıyorlar, 12 saniyede bir, annelerini tokatlayan vefasız oğullar gibi, hala buraya ilk geldikleri yaştalar, affediyorum, bıyıkları terlemiş yedi yeniyetmenin aklından üç yüz yıldır son gördükleri kadın Kıtmir'den başka kim geçecek zaten?  Koyunlarına girdim mi, üstünde durma hiç. Efsaneleri dinleyen çocukları korkutmamak için karartanlar bu yüzden haklı, Pamuk Prenses öz babasıyla sevişti, Şehriyar kaltak karısının hıncıyla tan vakti şehirli kadınların ırzına geçti, Karlar Kraliçesi güzeller güzeli masal travestisiydi . Ben de uyuyanlarımın koynuna girdim, onların kirpiklerini düğümleyip bir sağa bir sola çevirirken soldan sağa geçtiğim doğrudur, ruhları da duymadı hiç. Bunlar hep yalnızlıktan, bir de soğuktan.
Yaşlandım, rutubet koktum. Mağaramın girişindeki dev aynasını ters çevirdim, yedinci geldikten hemen sonraydı, ben yüzüme bakmaya tahammül edemeyince. Şimdi sırlı bir duvar bizi burada saklıyor. Dikkatle dinle, yaklaşan ayak sesleri, eşiğe gelenler kendilerini aynamda görüp gerisingeri dönecek. Geldikleri gibi. Ben uyurlarımın Kıtmir'i, İTLERİN PİRİ, kuyruk sallamaktan vazgeçmişim artık, -kocayıp maskara olduğumdan, selamımı diğer itlere söyleyince uysallaşıyorlarmış hürmetlerinden,-, kuyruğu titretmeyi bekliyorum. Esneme sakın -tövbe estağfurullah-  esneyenleri şeytan kandırır derdi beni çocukluğumda dizlerine yatıran kocamanlar. Bak ben bir kandım yedi uyuyacaklara, onlar esnemeye başlayınca iş değişti, beni bu mağarada homurtularla yalnız bıraktılar, üç yüz yıldır bu ölüm provasını izliyorum, dinliyorum, yataklık ediyorum. On dokuz yaşımda, on dokuz yaşıma üç yüz mağara yılı uzakta on dokuz yaşımdan beri bu provadan başka bir şey görmedim.
Bundan bir asır evvel -uyurların koyunları hala ılıkken- eski mağara sahiplerinden kalan yazıları farkettim, (sonun başlangıcıydı) uyurlara bakmaktan vazgeçip duvarlara bakınca harf harf hece hece, önce okumayı söktüm, okudum, bitirdim, tekrar, başa döndüm, okuna okuna gözlerimden aşındılar, baktığım tüm duvarlar temizlendi, mağara bizi sahibi olarak benimsedi dedim önce, itaat etti. İki ayağımın üstünde durmayı öğrendim, sonra ellerimi kullanmayı. Sol elime sivri uçlu bir taş aldım, önce alfabeyi duvara geçirdim -sesimi unutuyorsam alfabe de unuturum sandım- a,b,c,a,b,c.. Yedi uykucu erkeğimin başucuna yedişer alfabe kondurdum.  YEDİ UYURLAR MAĞARASI. Başlık bitti, taş bitti, uyurları çevirdim, yeni bir taş daha, efsane başladı, uyurların sırtlarını verdikleri duvar boyunca, onlarca taş, yüzlerce satır, binlerce toz, ve efsane bitti. Hemen peşinden benim de hikayem. Ama uykularında küfleneceklerdi evire çevire anlatmasaydım. Birileri yazıyı icat etti edeli efsanelerin dolaşma özgürlüğünü ellerinden aldı, anlatılanlar yazıldığı gibi çakılı kaldı, beni buraya kapattı, senin uykunu çaldı. (Olan bitenlerin tüm sorumlusu isimsiz mucittir.) Yedi uyurlar, sekiz uyumazlar artık, kapatma gözlerini sakın, burada hayatımı harcadım ben, bak nefesim küf kokuyor! Şimdi uyursan, yazdıklarımı yine okuya okuya temizlemeye gözüm yetmez, yazacak vaktim de kalmadı. Seni efsaneye dahil edemediğim için mucit adına özür dilerim.

30 Ocak 2012 Pazartesi

jan saudek


Cinsellik hala insanoğlunu içsel bir kaosa sürüklüyorsa, yarattığı gürültünün dışavurumu böyle olsun, olmaz olsun.

Photography by Jan Saudek.

Baka baka üzerinde tez yazdırır.


Nazif Topçuoğlu bok yemiş çok afedersin.

lady grinning soul

boşver, dün gece kimin omzundan rüyama düştüm dilimin ucuyla acı kadınlığı tattım eksper kustu ağız dolusu çantama bir tahta at koyup şarap şişesinin dar ağzında ayşeler ateşledim, nârı sadakat yeminlerinin düğümüdür sadıktan habersiz edilen bir kere daha eğer şehri ortasından delip geçen meridyen çizgisinde yananlar varsa o şehrin diğer ucundaki yatakların yetim sağ yanları kısık ateşte ısınacaktır yerküremiz soğumadan gidelim kalender padişahım sırtlayıp geri götürün düştüğüm sabaha karşı üç rüyalarına beni kimbilir fethedilecek başka coğrafyalar vardır bedeninde deyip kandırın bilelim bir lades kemiği kıralım nasılsa ha bir eksik ha bir fazla damlar kanım düşüne karabasanım damlasın. geceni bölüp düşüne damlasın.

http://fizy.com/s/1aaad9

god save the humanity

Sanat, deliliği meşrulaştırıp paranoyaları üç boyutlandırmaktı. Algıları tarafından kıstırılmış insanlar anlayamadıklarından korkup, yüzyıllardır akıl sağlıklarını böyle korudu. Korkularını bastırmak için korkulana hayranlık duydu. İnsanlar delilerden korktu. Herkesin normalini reddeden delilere algıladıkları dünyada yaşama özgürlüğü vermedi akılsağlığıyerindeler. Kalem verdiler, kağıt verdiler, boya verdiler, enstrüman verdiler. Birileri "Oku!" demişti yıllar yılı evvel, insanlar "Oyna!" dediler. Gözlerine bakamadıkları delilerle aralarına çit çekip, adına sanat dediler. Medusa'nın gözlerindeki sırrı çözemediler, algıları açılacağına bedenleri katılaştı. Oyuncaklarıyla yetinmeyenlere dört duvar inşa ettiler. Duvarların arasında cerrahi insanlaştırma, toplumsal normalleştirme seanslarıyla korkularını bastırdılar. Bir insana kırk kere deli deyince delirtirdi onlar. Anormallerin içinde dans eden tanrılar oyuncaklarla mutlu oldu. İnsanlık huzur buldu.

28 Ocak 2012 Cumartesi

hop, kafa gitti

birileri statülerini omuzlarından indirip sandalyelerine astı çırılçıplak baktı hepsi etrafına ama iskambil kağıtlarının arka yüzleri gibi tıpatıp birbirinin aynı, statüleri arkalarında saklı, ceketleriyle onlarca beyaz yakalı adamı kare aslar ve papazlardan ayırt etmek kime düştü -yoksa bana mı, ssk, yol, yemek var mı?- taslaklarımda sabah dokuz akşam beş vardiyasında mesai yapan aslını örten suretler sahte kimliğimi arka cebimden çaldı, kişiliğimin mimarları sizken vatandaşlığımı da mı cebime koydunuz ben uyurken, duruyor çift pasaport çifte standart fransa'da birinci mevki hindistan'da balkabağı?

25 Ocak 2012 Çarşamba

kısa yenilginin tarihi


kalk şimdi zekanı etrafındaki sandalyelere bardaklara ispatla
hangi kaba kurgu kendi kişisel yenilginin kısa tarihinden çarpıcı
önüne çakılı duran koca kırmızı tabelada harf harf ruhaltı çözümlemen yazılı:
"kafese fındık fıstık atmayın!"

23 Ocak 2012 Pazartesi

küçük adam


İleriki ışıklarda polis ekipleri yeni kurbanlarını bekliyordu. Ayağı ufak ufak frenden çekip zaman kazanmaya çalıştı. Kanında sayısız promil alkolle ne yapacağını düşünmeye başladı. Hep pratik çözümlerin adamıydı Semih. Başı sıkıştı mı yalan söyler, kaçması gerekti mi telefonu kapatır, hakim olmadığı konularda kafa sallar, kalacağı sınavlarda kopya çekerdi. Hazırlopçu adamdı vesselam. Ehliyet yerine bira açacağı ruhsat yerine tirbüşon uzatsam, durumdan sempatikçe sıyrılsam? Güldü kendine. Komik adamdı vesselam. İlk kez girdiği ortamlarda esprileriyle sevdirirdi kendini. Birden ciddileşti. Pederin arabasını bağlatmaya gelmez, burnumdan fitil fitil getirir dedi içinden. Vitesi boşa aldı. Polislerle arasında iki yüz metre var yok. Bu kadar sürede ayılabilir miyim, diye düşünüp camı sonuna kadar açtı, hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı, Dördüncü nefeste fazla oksijenden başı döndü. Kolaycılıktan saksıyı çalıştırmaya ömrü boyunca pek vakit bulamamış olacak, mantıklı çözümler gelmiyordu aklına. Arkadaşları "Oğlum eve biz bırakalım, çok içtin, sahil tarafında çevirme vardır bu saatlerde." diye tutturmuştu ama millete müdana edecek değildi ya!  Kimsenin ona ettiği yoktu zaten. Semih gururlu adamdı vesselam, özür dileyip teşekkür etmek adeti değildi. Düşününce erkeklik gururuyla göğsü kabardı. Elli metre kala el eden trafik polisiyle göz göze geldi. Bana değildir, alnımda sarhoş yazmıyor ya! Hem o kadar ayyaş ibnenin ağzı değiyor makineye, hayatta üflemem. Semih tiriltitiz adamdı vesselam. Ütülü gömleklerinde ne zaman kırışık görse fırçayı basardı annesine. Evden çıkmadan önce ayakkabısını parlatanlardandı. Sağına soluna baktı, başka araba yok. Suçu başkasına atamazdı.
Meseleyi birden farketti, ışıklara varmazsa, enselenmeyecek. Ona kucak açmış devriyeye sırıttı. Semih çakal adamdı vesselam, kendini ipten almayı, ince mevzulardan sıyrılmayı bilirdi. Sağa yanaştı, el frenini çekti,motoru durdurdu. Camı örtüp gözlerini kapattı.
Yarım saat sonra tıkırtıya uyandı. İki trafik polisi camın dışından, içerdeki herifin ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Kafası hafif dumanlı Semih gafil avlandı.

22 Ocak 2012 Pazar

cv


Ergenlerden bu kadar korkulması anlamsızdır, asıl tehlike çocuklardır. Henüz değer yargısı taşımadıklarından algılara molotof sallayıp dururlar. BUF! Birbirlerini kıra kıra ve kırıla kırıla büyümeye başlarlar. Aramızda gezinen harp malulleri hep ilkokuldaki şişman şişe camı dörtgöz cem, erken gelişkin memeli kübra, pekiyileri pacman gibi toplayan inek ali, beslenme saatinde ortalığı çürük yumurta kokutan sidikli aysun güruhundan oluşur. Adlarının başındaki sıfatlar onların geri kalan hayatlarını insan numunesi olarak devam ettirmelerine sebep olur. Bu eğitim habitatındaki sert iklim, numunelere kabuk ve nasır bağlatarak onların adaptasyon sürecini başlatır. Büyüyünce bu nasır kılıç kabuk kalkan oyununun savunma mekanizması olduğunu öğrenecek olan eşantiyon insancıklar henüz ilerde yüz göz olacakları psikologların tükürüklü terimleriyle tanışık değillerdir. Bu kasta dayalı hiyerarşik piramidin üstünde oturan okuma-yazma öğrenip de sıkılmaya gelmiş Ece, son model sırt çantasından inen Görkem, okul çıkışında annesi hep kapıda bekleyen Aslı, babası türk tarihinin ilk dolu cüzdanlı çocuğunu icat etmiş Efe "habitat horozu" olarak adlandırılır. Bu sıfatlar diğerlerinki gibi savaş meydanlarında değil, ilerleyen evrimsel süreçlerden sonra mezun toplantılarında konulur. Horozların sonradan konma vasıfları, iktisatsız bir ekonomiye sahip habitatın asıl güdümüdür. Ezme-ezilme hattının akış yönünü bu güdüm belirler. (İnsan numunelerine de simit yemenin bağışıklığı geliştireceğini söyleyen İsviçreli bilimadamları hiç alan araştırması yapmamış ve laboratuar verilerinin sarsılmazlığıyla vicdanlarının gözlerini çıkarmışlardır.)
Tarihin sadece tekerrür ibaretini dikkate alan numuneler, habitattan ipini kopardıklarında nasır ve kabukların intikamını alabileceklerini farkederek horozların başını kesmek için kamufle olurlar. Kılıç ve kalkanlarını arkalarına saklayarak halkın arasına karışıp direnci zayıf habitat horozlarını hasta etmeye hayatlarını adayacaklardır.

düşü-ne-biliyor


(Nilgün Marmara'nın anısına)
Aynaya bakıp sahne makyajının son rötuşlarını yaptı. Bu kulisin ışıkları pek fena. İnsanın içini gösteriyor. Bu rolü hiç kabul etmemeliydim, dedi kendi kendine. Bundan iki yıl kadar önce Kadıköy'de üstü üç kahve fincanı, izmaritleri kabına sığmayan bir küllük  ve kalınca oyun metniyle kaplı kare masanın köşesinde kalbi teklerken kendi yüzüne yabancılaşacağı aklına gelmezdi. Bir kadın gibi yaşamaya çalıştım, şimdi o kadını yaşama fırsatı ayağıma geldi. "Kabul ediyorum!". Kutlamak için üç beş kadeh şarap yuvarlanmıştı akabinde. Şimdi önünde aynı içkiyle dolu duran kadehi boşaltacak ve son tiradını aynada kendi kendine tekrarlayacak.
Birazdan Kızıltoprak'taki beş katlı evin balkonuna çıkıp denize nazır, ferah, sistireli bir parke intiharı sergileyecek Ferda. İzleyiciye sadece bu sahnede rol kesmiyorum, çünkü gözlerim aynada Zelda'ya bakıyor. Zelda da bedenini yok etmeden kendine son kez bakmıştır, biliyorum. Çünkü intihar cinnet gibi aklı birden ele geçirmez, içsel bir cinayetin son basamağıdır. Kontrolsüzlük hiçbir umutsuza ölüm getirmez. İnsanın, yaşamının gemlerini ele geçirdiği o tek anın tadını çıkarmak için mi kendini vurmayı değil, atmayı seçti? Rüzgar bir gökdelenin tepesinden iner  gibi hızlandı mı teninde? Boşluğa ne kadar uzak olursa olsun, kendini oraya bırakanlar aynı zamanda yere kavuşur. Zamanın durduğu anda. Annelerin doğacak çocuğunun 9 ay 10 gününü çaldığı gibi, mezar taşları da intihar edenlerin son saniyelerini ömrüne katmazlar. Ben bunun için her intiharımı sana ekliyorum dedi. Son sahnem 3 dakika, oyunun sahnelendiği son 2 yılın her cumartesi günü, üçer dakikadan Zelda'nın ömrüne toplam 312 dakika ekledim. Babam "Artiz olup zekanı harcama, git muhasebe oku, işletme bitir. Diplomanı aldın mı işin hazır, gelip bizim dükkanda kasaya bakarsın." demişti. Her şey için çok geç baba. Seni dinleseydim belki 104 kere yok etmeyecektim kendimi. (Tek seferde hesabı kapatacaktım.)
Babası bu sözleri duyunca kulisten çıkıp gitti. (Bu kızın dili de pabuç kadar oldu. Anasına çekti besbelli.) Çok geçmeden onu konservatuarın 2. senesinde, Zelda'yla tanıştıran adamın soluğunu hissetti sağ elmacık kemiğinde. O seneki yıl sonu temsilinde taze bir sahne maymunuyken heyecanla repliklerini unutunca kulağına eğilip fısıldamıştı Yılmaz " Sen olsan sen de giderdin, içi dışı yarayla dolu, arzudan yanıp tutuşan kadındım ben..". Ve Ferda sanki bir nefeste söylemezse geri kaçacak gibi repliklerinin devamını getirmişti: "OĞLUN DA KENDİSİNDEN ÇOCUKLAR, TOPRAK VE SAĞLIK UMDUĞUM BİR AVUÇ SUYDU!" (İşte ben buradayım, sahnede yalnız ben varım, ey seyircim, sadece bana odaklan). Oyun Lorca'nın Kanlı Düğün'üydü. Bana ilk kez devleştiğimi hissettiren o başroldeki adamın alacağı olsun şimdi! Oyun çıkışı bu kulisteki gibi toz, tül ve tarlatanlar arasında Kırmızı Kahverengi Defter'i elime tutuşturduğu ana da lanet olsun! Yılmaz kostümünü bile çıkarmadan kitabı  "Senin sahnedeki kadınlığın, Zelda'nın satırlarındaki kadınlık kadar güçlü" diyerek Ferda'ya vermişti. O sene nasıl sessiz sedasız konservatuardan kaydını aldırıp ortadan kaybolduysa, belirdiği kulisi de parmak uçlarında terketti.
Kuliste adının anons edilmesini beklerken hep geçmişiyle konuşurdu böyle. Kulis, Ferda için neyse, hayat Zelda için aynı anlama geliyordu: Bekleme odası. Hayat, intihara kadar biriken anı kalabalığıysa; kulis o istifle sohbet etmek için en ideal mekandı. Onu düzmece dünyaya fırlatan oda şeklindeki aynalı tramplen Ferda'nın mahremiydi. Tüm rol arkadaşları spot ışıkları altında kostümlerini ıslatırken, o yüzünde yamalarla korkuyu bekliyordu. Kulisin kırk mumluk ampullerinden olacak, içini suçlu bir çocuk gibi sıkıntı basıyordu her seferinde. Neyseki tam annesine suçunu itiraf edecekken bas bariton bir "Ferda!" anonsu onu bu intihar provasından sıyırıp, gözleriyle ablukaya almayı bekleyen seyircilerin önüne fırlatacak, spontane gelişen bir finali oynatacak şimdi. Her gece perdeler kapandığında soyunup askıya astığını sandığı rolünün bir kostüm olmadığını farkettiğinden beri içten içe anonsun gelmesinden de korkuyordu. Ya bu gece Zelda üstüme yapışıp kalırsa, sevgilimle yatağıma dalarsa? Ya sevgilim beni, altüstolmuş kimliğimle aldatırsa!
Sevgilisi, Ferda'nın içinden çıkamadığı bu kimlik karmaşasını hiç farkedememişti. Çabucak Zelda'ya ayak uydurup, keyif bile almaya başlamıştı varlığından. Prömiyerden sonra düzenlenen kokteylde, oyun esnasında sağında oturan kumral kadının bacaklarını yan gözle kestiğinden intihar sahnesine bile odaklanamadığı Ferda'ya düzülen iltifatları duydukça önce yüksek sesle sevmeye başladı Ferda'yı: "O benim sevgilim işte, bir tanem o benim!" (Egosu da içerden fısıldadı: zaten benim gibi adamın başarısız kadınlarla ne işi olur) Sonra Bursa'da yaşayan anne babasına ilk bayram ziyaretinden beri gözlerinin tutmadığı müstakbel gelinlerini pazarlamaya başladı: "Merak etmeyin babacığım, Ferda'nın kazancı ikimize de yeter, iyi günde kötü günde diye boşuna dememişler." (Akabinde gelen şehirlerarası sinsi gülüşmeler, Ferda'ya selam eklenmiş allaha emanet soslu veda sözleri.) Çalıştığı hukuk bürosundaki iş arkadaşlarına oyunun davetiyelerini dağıttı, oyuna gelmeyenler farkına varmadan yargısız infaza kurban edildi. Ferda da sevgilisinin, kendi başarısı üzerinden farklılaşma çabasını gördüğü kokteyl gecesinden beri yatakta orgazm taklidi yapmaya başladı. Performans değerlendirmesi: on üzerinden on, jüri özel ödülü. Demek ki karşısında çırılçıplak kaldığı kadını henüz tanımıyor bile! O an Zelda'nın, sevgilisinin altına yatmasını pek de öneminin olmadığını farketti ve sevgilisini zihnindeki balkondan aşağıya doğru itti.
"Ferda! Sahnen geldi."
Kulisten Ferda olarak çektiği son nefesi sahnede Zelda'nın vermesi için tüm havayı diyaframına doldurdu ve kapıdan çıktı. Sahneden 4 metre yüksekteki balkon biçimli platforma varan merdivenleri tek tek tırmanmaya başladı. Takip ettiği yol,ucu mosmor bir sonsuzluğun karanlık koridoru. Belli ki spot ışıklarına sadece son sahne için kullanılan mor filtre çekilmiş. Işıkçı, sahnenin gerçek sihirbazıdır; hem seyirciye hem oyuncuya gereken atmosferi ilüzyonlarla yaratır. Bak beni bile tepedeki karanlık odasından ölüme çağırıyor şimdi.  Her basamakta içinde yükselen panik duygusu kulaklarını uğuldatıyordu. Bu duyguyu daha önce hiç hissetmemiştim, sahne korkusu değil bu, ölüm korkusu. Geri dönüp kulisteki geçmişine saklanmak istedi bir an. (Hayır!) Zelda parmaklarını balkon demirlerine kenetlediğinde bir an bile böyle şüphe etmedi kendinden. (Ayıp!) Bütün ömrü onu son ana hazırlamıştı, paniği kuklasıydı onun, benim de olmalı. (İleri.. Marş!) Basamaklarda tiradının satırları yazılıymış gibi yere odaklanıp içinden tekrar etti cümlelerini, Zelda'nın balkondan dökülecek sözleri, Ferda'nın yarattığı paniği bastırmaya başladı. Son basamağı atlayıp perdenin ötesine geçtiğinde onu seyirciden koruyan görünmezliğiyle kendinden koruyan gerçekliği kayboldu.
Diyaframında sakladığı Ferda'ya ait olan son bayat nefesi ağır ağır seyircilere doğru üfleyip tükettiğinde Ferda'nın katiliydi artık. Spotların kavurduğu sahnenin taze havasından yeni bir nefesle doldurdu ciğerlerini. Zemin cam kırıkları, kum ve boşlukla kaplı. Zelda'nın şiirlerinde hep andığı cam, çöl ve boşluk. Şiirlerimde andığım o cam, çöl ve boşluk. 2 yıldır içine atladığında Ferda'nın düşüş şiddetini hafifleten yaylı yatağı gördü dikdörtgen çukur boşluğun zemininde. İlk kez anlam veremedi. Kim boşluğuma boktan bir şilte serip, ölümle arama girmek istedi! Kafasını gözünün gördüğü en uç noktada duran sihirbaza dikti, başıyla hafifçe selamladı onu. İşte geldim, sen çağırdın, karşındayım. Ayrıntılarla oyalanarak koca bir ömür geçmişti zaten, daha fazla vakit kaybedemezdi. Bütün gözler üstündeyken, gürül gürül yok edecekti kendini, sesiyle seyircileri tokatlamaya başladı:
"Yine de o, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler maketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle:
Ey iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!"

(Ve ben Zelda'yım artık.)

Bir anda geriye doğru çekildi, gözlerini yumdu. Herkes beni izlerken kimseyi görmeme gerek yok. Görmemek orada oldukları gerçeğini değiştirmeyecek. Hayat arkasından kovalıyormuş gibi telaşla beş büyük adım attı ve kendini çukura değil boşluğa bıraktı.
(...)
Zamanın durduğu an sessizliği dört büyük çığlık yardı. Biri Yavuz'un, diğeri sevgilinin, ötekilerse ışık odasında perdeleri kapatacak düğmeye henüz basmış ışıkçıyla, son sahneyi hep en arkadan izlemeyi seven yönetmenin ağzından çıktı.
Zaman, sahnenin perdeleri  parkeye kanı sızan cesedin üstünü kefen gibi sarana dek hazır ola dikildi. Patlayan alkışlar çığlıkları bastırana kadar da kımıldamadı.

18 Ocak 2012 Çarşamba

yol

‎"darmadağınım.
darmadağınım ve
hepsi burada; aprın çor tigin
haşim, kadı burhanettin
hepsi burada, kör, topal, haşin
bağırıyorlar:
bırak soğusun,
bırak soğusunnn
bırak soğusun parçaların
tekrar bitiştiğinde
başka bir şey olacaksın."

11 Ocak 2012 Çarşamba

viya

alarga duralım filan.
yakın olmasın gideceğimiz yer.
italya'dan bakalım bize.
meteliksiz kalalım arada.
son vapurlara yetişmeden duralım filan.
iskelede dururken alargada kaldık sanalım.
azıcık uzanalım açığa, koşmadan.
açlık çekelim küreklerle.
ak bir deniz gibi boğulalım.

.

ve şimdi yıllardır işlenerek yaratılmış kindar tohumları süpürmeye gelecek kurtarıcılar için yakarma vakitleri.


susturucu takılmış bedenleri kullanıp tehlike çanlarına kulak tıkayan umutsuz jenerasyonlar usulca titriyor.

entegre zihinler, denetime tabi fikirleri üretmek için sessizce bekliyor.